Kaçış
Gözlerini kaçırmasından anlıyorum, gözlerimdeki kendisine bakmaya tahammülü yoktur. Yüzü
kızarıyor. Kekelemeye başlaması az sonra kaçınılmazdır. Beni ölçüp biçiyor büyük bir ihtimalle. Ümit
ile ümitsizlik arasında.
Ya ben? Zalimliğimi biraz daha sürdüreceğim maalesef. Ona acımayışımı neyle izah ederim bilmem.
Duygusuzluğum kendisine bir perde arıyor elbette. Bu zavallı yaşlı kadıncağız henüz daha genç kızlara
mahsus hallerden kendini sıyıramamış, görünüşüne göre bir hayli genç gönlünün etkisiyle, benim gibi
kadınların her halinden anlayan insan sarrafı bir erkeğin kurnazca yönlendirmesi ile kendisine ilgi
duyuyor ya da duymuyorum ihtimali arasında gidip geliyor. Başı önde, ona bakışlarımı bana
bakmadığı halde hissederek utangaç bir halde kendisine yaşça yakın arkadaşları ile gülüp konuşuyor.
Onun ürkekliği elbette beni de bir erkek olarak etkiledi ama şu aramızdaki yaş farkı hiçte yenip
yutulur bir lokma değil. Masadakiler susunca, uzayan sessizlik dikkatimi ondan alıyor. Laf olsun diye
yanımdakine dönüp bir soru soruyorum. Ellerini kucağından alıp serbestçe masa üzerine
bırakmasından göz hapsimden çıktığı için rahatladığı manasını çıkartıyorum. Şimdi konuşması daha
çekincesiz. Az biraz kendi oluyor. Gönlü gibi kişiliği de, büyümemiş bir çocuk neşesinde şimdi.
Gülümsemesi sevimli. Yanımdakinin söylediklerine dikkat kesilmiş gibi görünüp onu dinliyorum. Hızlı,
düşünmeden ve kelimeleri yutarak konuşması, cümleleri çok çabuk tüketip anlatmak istediği şeyleri
tam olarak ifade etmesine mani oluyor. Sanki gök kararmadan aniden bastıran bir sağanak yağmurda
ıslanmış gibi, aceleci, karmaşık, sersem edici bir kafa ile kalakalıyorsunuz bir anda. Kendisi de
yoruluyor. Bunu uzun susmalarından bir tek ben anlıyorum. Aniden çevresindeki her şeyi, herkesi
reddedip içine sığınıyor. Bu sığınak büyük ihtimalle, sağduyundan örülmüş bir kaledir zira oradan
çıktığında artık bana olan ilgisini yitirmiş görünüyor. Kendisine saçmaladığını ve hiç olmayacak bir
şeye meylettiğini söyleyen binlerce sese kulak vermiş ve artık bir yaşlı kadın olarak dönmüştür
aramıza. Şimdi o çehrede sevimli olan her şey, bir güz çayırını örten küf renkli bulutlar birden
münasebetsiz bir rüzgarın eliyle gökyüzüne itilir de etraf nasıl çorak ve renksiz hale bürünürse,
cazibeliğini yitirmiş ve beni hayal kırıklığına uğratmıştır. Pek belli etmesem de onun aniden birkaç yaş
almasından mutsuzluk duyuyorum. Onun ruhunun yorgunluğu varlığına yansımadan önce aslında
içten içe bu kadından hoşlandığımı kendime itirafa hazırdım. Hatta sevebilirdim de kendisini. Peki ya
sonra? O munis duruşuyla bende şefkatle sarılma hissi uyandıran bu kadın biliyorum ki kolumun
sığınağına kendini uysallıkla bırakıverip sanki yıllarca ertelediği çilesiz uykusuna dalacak. Hep bir
tebessüm sakladığı dudakları hangi cümleye aralansa, kalbime hülyalı bir buse konduracak ve
yıldızlarla dolu geceyi bu eşsiz hediye ile tatlandıracak. Bir genç kızın bir yaşlı kadında tezahürü idi o.
Mütevazi ve asil duruşu, cümle okları ne zaman kendisine dönse hemen değişiyor ve o utangaç ve
uzak bakışlarını kuşanıyor. O zaman ulaşamayacağım kadar yüksek ve yüceliğini karanlık bulutlarla
saklayan esrarengiz dağlar gibi oluyor. Aşık olabilir miydim ona? Buna aşk demek en çok kendime
yönelttiğim bir haksızlık ve onun henüz isimlendiremediğim duygularını incitmek olurdu. O benim için
uzaklardaki bir kutup yıldızı kadar ulaşılmaz aynı zamanda avuçlarımda imişcesine yakındı. En çok da
yüzündeki çizgileri sevebilirdim. Güldüğünde gözlerini kırpmasını ve baktığımda utanmasını. Cümleleri
yarım bırakışını sevebilirdim. O tehlikeli baş eğişini, parmaklarını heyecanla çekiştirişini o sesini, ille de
o heyecanlanınca titreyen ve tatlılaşan sesini. Neydi çeken beni ona, neydi iten anlayamıyorum.
Adeta Tolstoy’un romanından çıkıp gelmiş çok eski zamanlara ait nadide bir sırça heykel gibi,
dokunsam incinecekti. Nereye varırdı ki bu sevginin sonu? Hiç.
Bir şarkı yazacaktım tebessümüne. Ve içimdeki şarkılar sustuğunda unutacaktım onu. Dokunmayı arzulamadığım da sönecekti gözlerindeki
sayısız yıldızlar. Bir hediyenin sunuluşundaki zarafet kadar küstah olacaktı reddedişim kalbini. Az
sonra şu kapıdan çıkıp gideceğim. Büyü bozulacak. Yeni günde şüphesiz türlü kadınla görüşeceğim,
güzel olanlar gönlümü çelecek, aklımda kalacak çoğu. Şu henüz aşkın yükünden kurtulup, yeni yüklere
illallah etmiş, hafiflemiş kalbim, aklıma bir güzel ayar çekip, yeni bir aşka karşı dikkatli olmamı
tembihleyecek. Kapalı kapılarının kulpuna daha bir sağlam tutunacak. Bir müddet taze heyecanıyla
lezzetlendikten sonra hatırlamayacağım bile biçareyi. Erkek zalimliğinin acı tadını kim bilir kaç kez
tatmış bu kadına aynı tadı sunmaktan, onu öldürmekten başka ne yapabilirim ki?
Toplantı en nihayet bitiyor. Ayrılma zamanı geldiğinde önce ben fırlıyorum ayağa. Yürürken yol boyu
ve ayrılmadan önce sohbet ederken ayaküstü daha veda etmeden yeni bir görüşmenin heyecanıyla
dolacağımı biliyorum. O yüzden üç dört gün sonrasına yeni bir görüşme ayarlayan arkadaşlara kısa bir
veda edip, adımlarım tereddütlü, kafam karışık bir daha onunla karşılaşmamaya kararlı, bir an bile
ardıma bakmadan yürüyorum.
Süheyla Poyraz
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...